+90 0312 418 28 20 info@guchukuk.com

TASARRUFUN İPTALİ DAVALARI

Tasarrufun iptali davası kısaca; borçlunun alacaklısını zarara sokmak kastıyla malvarlığından çıkarmış olduğu mal, hak veya değerlerin,  tasarruftan zarar gören alacaklı tarafından alacağını elde etmek amacıyla malın tekrar borçlunun malvarlığına geçmesini sağlayan dava olarak nitelendirilebilir.

Tasarrufun iptali davasının amacı, ilgili mal,hak veya değerin haczi veya iflastan önce alacaklılarından mal kaçırmak kastıyla yapmış oldukları işlemlerin davacı alacaklı bakımından hükümsüz hale getirilmesiyle, borçlunun malvarlığından çıkan dava konusu mal hala borçlununmuş gibi haciz ve satışını isteyebilmesini sağlamaktır.

Yargıtay bu tarz davaların ayni nitelikte dava olmadığı görüşündedir. Yani; davanın sonunda tasarrufa konu mal, tekrar borçlunun malvarlığına geri verilmez. Söz konusu mal, hak veya değer  yine alıcının malvarlığında kalmaya devam eder. Tasarrufun iptali davasını kazanan alacaklı, o malı haczettirip sattırma ve satış bedelinden alacağını alma imkanına sahip olmaktadır.

“Genelde denilebilir ki, borçlunun iptal edilebilecek tasarrufları, alacaklılarından mal kaçırılmasına yönelik olarak yapılan ivazsız veya aciz halinde yapılan tasarruflar ile alacaklılarına zarar verme kastıyla yapılan tasarruflardır.”(Yargıtay 17. HD. E. 2016/12602 K. 2017/11840 T. 19.12.2017)

“Borçlunun aciz ya da iflasından önce yaptığı iptale tabi tasarrufları, üç grup altında ve İİK.nun 278, 279 ve 280. maddelerinde düzenlenmiştir. Ancak, bu maddelerde iptal edilebilecek bütün tasarruflar, sınırlı olarak sayılmış değildir. Kanun, iptale tabi bazı tasarruflar için genel bir tanımlama yaparak hangi tasarrufların iptale tabi olduğu hususunun tayinini hakimin takdirine bırakmıştır (İİK.md.281). Bu yasal nedenle de, davacı tarafından İİK.nun 278, 279 ve 280.maddelerden birine dayanılmış olsa dahi, .mahkeme bununla bağlı olmayıp, diğer maddelerden birine göre iptal kararı verebilir (Y.H.G.K.25.11.1987 Tarih, 1987/15-380 Esas ve 1987/872 Karar sayılı ilamı). Genelde denilebilir ki, borçlunun iptal edilebilecek tasarrufları, alacaklılarından mal kaçırılmasına yönelik olarak yapılan ivazsız veya aciz halinde yapılan tasarruflar ile alacaklılarına zarar verme kastıyla yapılan tasarruflardır.” (Yargıtay 17. HD. E. 2016/7117 K. 2018/11404 T. 28.11.2018)

 

TASARRUFUN İPTALİ DAVASINDA

DAVACI:

Tasarrufun iptali davasını,

-Elinde kesin veya geçici aciz belgesi bulunan alacaklılar ve

– İİK m.97 uyarınca açılan istihkak davasında alacaklı tarafça aciz belgesi olmadan karşılık dava olarak açabilir.

Kesin aciz belgesi;  hacizedilen mallar paraya çevrildikten sonra, alacağını kısmen ya da tamamen alamamış olan alacaklıya verilen bir belgedir . Borçlunun hiç haczi kâbil malı  bulunmadığını belirtildiği haciz tutanağı da kesin aciz belgesi hükmündedir.

Borçlunun haczedilen mallarının icra dairesi tarafından belirlenen bedelleri ile borcun karşılanamayacağını belirten haciz tutanağı geçici aciz belgesi hükmündedir.

Bu belgelerden birisinin dava dilekçesi ekinde veya yargılama sona erene kadar mahkemeye sunulması gerekmektedir. Mahkeme icra dairesinin düzenlediği aciz belgesinin geçerli olup olmadığını incelemez. Ancak belgenin iptali için açılan bir dava bulunması halince bu davayı bekletici mesele yapar.

DAVALI:

İİK.nun 282. maddesi gereğince iptal davaları borçlu ve borçlu ile hukuki muamelede bulunan veya borçlu tarafından kendilerine ödeme yapılan kimseler ile bunların mirasçıları aleyhine açılır. Ayrıca, kötü niyetli üçüncü şahıslar hakkında da iptal davası açılabilir. Buradaki üçüncü kişiden maksat, borçlu ile doğrudan işlem yapan değil, borçlu ile işlemde bulunan kişiden mal veya hakkı satın alan kişi olup uygulamada buna dördüncü kişi denilir. (Yargıtay HGK E. 2017/17-2361 K. 2017/1371 T. 15.11.2017) Borçlu ile işlemde bulunmayan dördüncü kişiler hakkında dava açılıp açılmaması davacının istemine bağlıdır ve bu kişiler yönünden iptal kararı verilebilmesi kötü niyetli olduklarının yani borçlunun alacaklılara zarar verme kastı ile hareket ettiğini bilen veya bilmesi gereken kişilerden olduklarının kanıtlanmasına bağlıdır. İİK’nın 283/II maddesine göre de iptal davası, üçüncü şahsın elinden çıkarmış olduğu mallar yerine geçen değere taalluk ediyorsa, bu değerler nispetinde üçüncü kişi nakden tazmine ( davacının alacağından fazla olmamak üzere ) mahkûm edilmesi gerekir. Bu ihtimalde üçüncü kişinin sorumlu olduğu miktar, elden çıkarılan malın elden çıkardığı tarihteki gerçek değeridir.

 

DAVANIN AÇILABİLMESİ İÇİN İCRA TAKİBİ BULUNMASI GEREKMEKTEDİR.

Tasarrufun iptali davasının dinlenebilmesi için borçlu hakkında dava tarihinden önce açılmış ve kesinleşmiş bir icra takibinin bulunması gerekmektedir.

İcra takibinin dava açılmadan önce açılmayıp; yargılama sırasında  icra takibi başlatılmasının kabul görüp görmeyeceği  konusunda Yargıtayın  farklı görüşleri bulunmaktadır.  Yargıtay’ın bazı kararlarında takibin dava açılmadan önce veya açıldığı gün açılmış olmasının davanın önşartı olduğu kabul edilmiş, bazı kararlarda ise icra takibinin dava açıldıktan sonra da başlatılabileceği belirtilmiştir.  Ancak Yargıtay Hukuk Genel Kurulu tarafından dava aşamasında icra takibinin kesinleşebileceğine yönelik bir karar bulunmaktadır.

“ ..tasarrufun iptali davasında borçlu hakkında kesinleşmiş bir icra takibinin bulunması dava şartı olarak kabul edilmekte olup bu niteliğinden ötürü sözkonusu dava şartı noksanlığının giderilmesi iptal davasına dair yargılama aşamasında da mümkündür. Somut uyuşmazlıkta da davacı yan tasarrufun iptali davası sırasında takibe geçmiş ve davalı tarafından takibe itiraz edilmesi üzerine itirazın hükümden düşürülmesi için davacı yan tarafından itirazın iptali davası açılmış olması bakımından artık sözkonusu dava şartının varlığı ya da yokluğu bu itirazın iptali davasının sonucuna göre belirlenebilecektir. Bu durumda sözkonusu itirazın iptali davasının sonucunun beklenerek oluşacak duruma göre karar verilmesi gerekmektedir…

Varlığı zorunlu bulunan icra takibinin, dava tarihinden önce yapılmış olması bir zorunluluk olmadığından icra takibinin dava tarihinden sonra yapılmasının bir önemi yoktur. Önemli olan yargılama aşamasında borçlu hakkında icra takibinin varlığıdır.” (Yargıtay HGK E. 2014/17-843 K. 2016/433 T. 30.3.2016)

Bu davada davacının davalı/borçludan tahsil edilememiş bir alacağının bulunması önkoşul olup; icra takibinden sonuç elde edilip edilmediği mahkeme tarafından re’sen incelenir.

Ayrıca; borcun bulunmadığı iddiası ile açılan menfi tespit davası gibi davaların bekletici mesele yapılması gerekir. “Davalı borçlunun, davacı alacaklıya karşı gerçek bir borcunun bulunmadığını ya da ödenmiş olduğunu ileri sürerek ayrı bir menfi tespit davası açması da mümkündür. Böyle bir dava sonucunda, icra takibine konu borcun bulunmadığının tespit edilmesi halinde tasarrufun iptali davasının temelinin kalmayacağı açıktır. .. Bu durumda, somut uyuşmazlıkta bozma kararı sonrasında açılan menfi tespit davasının sonucunun beklenerek, oluşacak duruma göre bir karar verilmesi için direnme kararının bu değişik gerekçeyle bozulması gerekir.” (Yargıtay HGK E. 2017/17-2361 K. 2017/1371 T. 15.11.2017)

 

 

BORCUN TASARRUF  TARİHİNDEN ÖNCE DOĞMUŞ OLMASI GEREKİR.

Tasarrufun iptali davasının dinlenebilmesi için, borçlu tarafından yapılan tasarrufun davacı-alacaklının alacağının doğumundan sonra yapılmış olmalıdır. Başka bir anlatımla borcun doğumunun tasarruftan önce gerçekleşmiş olması gerekmektedir. Alacaklı sıfatı kazanılmadan önceki dönemde borçlunun yapmış olduğu tasarrufların iptali talep edilememektedir.

 

DAVANIN DEĞERİ

Tasarrufun iptali davasının değeri, iptal konusu tasarrufun kıymetine göre değil, alacaklının elindeki aciz belgesinde gösterilen ödenememiş alacak miktarı ile iptal konusu tasarrufun kıymetinden hangisi daha az ise ona göre belirlenmektedir.

 

İPTALE TABİ TASARRUFLAR

Malvarlığı borçlarına yetmeyen bir borçlunun, alacaklılarına zarar verme kastıyla yaptığı tüm işlemler, borçlunun içinde bulunduğu mali durumun ve zarar verme kastının tasarrufun karşı tarafınca bilindiği veya bilinmesini gerektiren açık emarelerin bulunduğu hallerde iptal edilebilir.

Borçlu kişi, alacaklarından mal kaçırmak amacıyla bir başkasından olan alacağını, gerçekte borçlu olmadığı üçüncü bir kişiye temlik ederse  bu işlem hileli bir tasarruf olarak kabul edilir ve iptale tabidir. Burada önemli olan gerçek olmayan bir borç için ödeme yapılmış olmasıdır. Gerçekten borçlu olduğu kişiye ödeme yerine geçmek üzere nakit, çek, temlik veya diğer ödeme araçlarıyla ödeme yapılması halinde bu tasarruf iptale tabi olmayacaktır.

Borçlunun tasarrufta bulunduğu üçüncü kişiler iyiniyetli olmamalıdır. Üçüncü kişi borçlunun mali durumunu ve alacaklılarına zarar verme kastını  biliyorsa veya bildiğine ilişkin açık emareler (karineler) varsa iyiniyetli olmadığı kabul edilmektedir. Bu emarelerin varlığı her türlü delille ispat edilebilmekte olup; bu hususta tam ispata dahi gerek bulunmamaktadır. Yaklaşık ispat yeterli görülmektedir. Burada üçüncü kişiden beklenen, dikkat ve özenli olması, ufak bir araştırma ile ulaşabileceği bilgi ile durumu görebilecek durumdaysa bunu yerine getirmesidir. Bu özeni gösterseydi borçlunun durumunu tespit edebilecek durumdaysa ve bunu yapmadıysa üçüncü kişinin iyiniyetli olduğundan şüphe edilmektedir.

Bununla birlikte üçüncü kişinin hayatın olağan akışı içerisinde borçlunun kastını biliyor olmasının gerektiği durumlarda da iyiniyetli olmadığı kabul edilmektedir. Yargıtay hayatın olağan akışı ile ilgili olarak bir takım kriterler belirlemiştir. Bunlara örnek verecek olursak;  tasarruf tarihinden önce borçlu ile davalı üçüncü kişiler arasında herhangi bir ‘yakınlık’, ‘iş arkadaşlığı’, ‘ticari ilişki’, ‘komşuluk’, ‘iş ortaklığı’, ‘akrabalık’, ve ‘tanıdıklık’ bulunup bulunmadığı araştırılarak, davalı üçüncü kişinin, borçlunun alacaklılarına zarar verme kastıyla hareket ettiğini bilen veya bilmesi gereken kişilerden olup olmadığı irdelenmesidir.

Bazı hallerde üçüncü kişinin iyiniyet iddiası dinlenmemekte, kötüniyetli olduğu kabul edilmektedir.

–          Mal veya değerin gerçek mali karşılığı ile tasarruf işlemi esnasında belirtilen mali değer arasında fahiş fark (bir mislini aşan gibi) bulunması.  Edimler arasındaki aşırı farkın bağışlama hükmünde sayılıp yapılan tasarrufun iptale tabi olduğundan ve bu halde 3.kişinin iyi niyet iddiasının dinlenemeyeceğinden bu taşınmaz ile ilgili tasarrufun iptali gerekir. (Yargıtay 17. HD. E. 2016/12602 K. 2017/11840 T. 19.12.2017)

Bu husus dördüncü kişi için ise tek başına iptal sebebi kabul edilmemektedir. “..dördüncü kişi ve diğer kişiler yönünden bedel farkı başka delillerle desteklenmediği takdirde tek başına iptal nedeni sayılamaz…” (Yargıtay 17. HD.E.2011/8966)

–          “..3.kişinin borçlunun karı veya kocası, usul veya füruu ile 3. dereceye kadar kan veya sıhri hısımı, evlat edineni veya evlatlığı ise borçlunun durumunu bildiğinin kabul olunacağı, bunun hilafını 3.kişi ancak 279.maddenin son fıkrasına göre ispat edebileceği hükme bağlanmıştır.” (Yargıtay 17. HD. E. 2015/5542)

 

–          Bağışlamalar ve ivazsız tasarruflar (alışılmış hediyeler hariç)

 

“Bu tür davaların dinlenebilmesi için,davacının borçludaki alacağının gerçek olması,borçlu hakkındaki icra takibinin kesinleşmiş olması,iptali istenen tasarrufun takip konusu borçtan sonra yapılmış olması ve borçlu hakkında alınmış kesin veya geçici aciz belgesinin (İİK.nun 277 madde bulunması gerekir. Bu ön koşulların bulunması halinde ise İİK.nun 278, 279 ve 280. maddelerinde yazılı iptal şartlarının bulunup bulunmadığı araştırılmalıdır. Özellikle İİK.nun 278.maddesinde akdin yapıldığı sırada kendi verdiği şeyin değerine göre borçlunun ivaz olarak pek aşağı bir fiyat kabul ettiği ve Kanun’un bağışlama hükmünde olarak iptale tâbi tuttuğu tasarrufların iptali gerektiğinden mahkemece ivazlar arasında fark bulunup bulunmadığı incelenmelidir.

Aynı maddede sayılan akrabalık derecesi vs. araştırılmalıdır. Keza İİK.nun 280.maddesinde malvarlığı borçlarına yetmeyen bir borçlunun alacaklılarına zarar vermek kastıyla yaptığı tüm işlemler, borçlunun içinde bulunduğu mali durumu ve zarar verme kastının işlemin diğer tarafınca bilindiği veya bilinmesini gerektiren açık emarelerin bulunduğu hallerde tasarrufun iptal edileceği hususu düzenlendiğinden yapılan işlemde mal kaçırma kastı irdelenmelidir. Öte yandan İİK.nun 279.maddesinde de iptal nedenleri sayılmış olup bu maddede yazılan iptal nedenlerinin gerçekleşip gerçekleşmediği de takdir olunmalıdır. (YARGITAY 17. HUKUK DAİRESİ E. 2014/16936 K. 2016/9669 T. 1.11.2016)

 

DAVA SONUCU VERİLECEK KARAR

İptal davası kabul edilirse; dava konusu tasarrufun tümünün iptaline karar verilmez. Dava sonunda takip konusu alacak miktarı ile sınırlı olarak tasarrufun iptalin karar verilir.

 

YETKİLİ MAHKEME

Tasarrufun iptali davası ayni dava olmadığından; taşınmazın bulunduğu yer mahkemesinde değil;  davalı-borçlu ya da üçüncü kişinin ikametgahının bulunduğu yerde (HMK. md. 7) açılabilir.

İptâli istenen tasarrufun alacaklıları zarara sokmak kasdıyla yapıldığı iddia ediliyorsa burada bir haksız fiilden bahsedildiğinden dava haksız fiilin yani tasarrufun  yapıldığı yerde de açılabilir.

 

GÖREVLİ MAHKEME

Tasarrufun iptali davası Asliye Hukuk Mahkemesinde görülmektedir.

 

ZAMANAŞIMI

Tasarrufun iptali davası tasarrufun yapıldığı tarihten itibaren 5 yıl içinde açılmalıdır.

Bu süre hak düşürücü süre olup; dava açılırken bu sürenin geçmiş olup olmadığı, mahkemece kendiliğinden dikkate alınır ve davanın taraflarınca her aşamasında ileri sürülebilir.

Bununla birlikte; yasada üst limit 5 yıl olarak belirlenmiş, aşağıda belirtilen hallere ilişkin süreler ise özel olarak düzenlenmiştir.

  • İİK m. 278/2 uyarınca iptale tabi bağışlamalar ve ivazsız tasarruflar haciz, aciz veya iflas kararından önceki 2 yıl ile sınırlıdır. 2 yıldan önceki tasarruflar iptal edilemez.

 

  • İİK m. 279 uyarınca; Teminat göstermeyi önceden temin edilenler hariç, bocu temin için verilen rehinler, borçlunun para veya alışılmış ödeme araçları dışında yaptığı veya vedesi gelmeyen borç için yaptığı ödemeler ve başkası lehine kişisel hakların kuvvetlendirilmesi için malları üzerine tapuya verilen şerhler borçlunun haciz, aciz veya iflas kararından önceki 1 yıl içinde yapıldıysa iptale tabidir.

 

Ancak 2 ve 1 yıllık süre geçmiş de olsa bile 5 yıllık hak düşürücü sürenin gerçekleşip gerçekleşmediği üzerinde de durulmaktadır. Zira borçlunun alacaklılarına zarar verme kastı bulunup bulunmadığı araştırılarak durum tespit edilmelidir.

İİK. md. 278/II ve 279/I’deki 2 yıl ve 1 yıllık süreler, tasarrufun iptâle tâbi olup olmadığını belirlemede önemli iken;  İİK. md. 284’deki 5 yıllık süre’ ise, İİK. md. 278 ve 279 deki sürelerde yapılıp iptale tabi olan bir tasarrufun iptâl edilebilmesi için en geç dava açılabilecek süreyi belirtir.

TBK m. 19 uyarınca açılan Muvazaa iddiasına dayalı tasarrufun iptâli davaları her zaman açılabilir. Çünkü muvazaa iddialarında  hak düşürücü süre ya da zamanaşımı süresi söz konusu olmaz.

ÜCRETE ZAM YAPILMAMASI İŞÇİYE HAKLI NEDENLE FESİH HAKKI VERİR Mİ?

Şu günlerde en çok konuşulan konulardan biri maaşlara yapılacak zam oranları. Ancak kötüye giden ekonomik koşullar sebebiyle işverenler işçilerine zam yapmakta zorlanmaktadır. İşverenler tarafından çok düşük oranda zamlar yapılmakta veya hiç zam yapılmamaktadır. Peki bu durum işçiye iş sözleşmesini haklı sebeple feshetme hakkı verir mi?

İŞ SÖZLEŞMESİ VEYA İŞYERİ YÖNETMELİĞİNDE ZAM HUSUSUNDA MADDE BULUNUP BULUNMADIĞI ÖNEMLİDİR.

İşçinin sözleşmesini derhal feshedip haklarını alarak işten ayrılması için; iş sözleşmesinde her yıl zam yapılacağı konusunda anlaşılmış olmalı veya işyeri yönetmeliğinde buna ilişkin madde bulunması gerekmektedir. Yani eğer işçi ve işveren iş sözleşmesinde her yıl ücrete  zam yapılacağı hususunda anlaşmışlar ise işçi derhal haklı sebeple sözleşmesini feshedebilecektir. Bu durum toplu iş sözleşmeleri içinde geçerlidir. Ayrıca işyerinin bir işyeri yönetmeliğinde her sene ücrete zam yapılacağına dair bir düzenleme mevcut ise işçiler ücrete zam yapılmadığı için sözleşmelerini İŞ KANUNU madde 24’e göre feshetme hakkını sahiptirler.

Ancak yukarıda bahsedilen durumlardan hiç biri yoksa işverenin ücrete zam yapma zorunluluğu olmadığı gibi işçinin de zam yapılmadığı için sözleşmeyi haklı nedenle fesih hakkı da yoktur. ‘…… Davacı işçinin zam yapılmaması sebebiyle iş akdini feshinin haklı sayılabilmesi için, ücretine zam yapılacağına dair yazılı hizmet akdi ya da eşdeğer belge ile ispatı gerekir. Dosyada davacının ücretine zam yapılacağına dair bir anlaşma ya da eşdeğer belge sunulmadığından ve sözleşme dışı zam yapılması işverenin takdirinde bulunduğundan, zam yapılmaması işçi açısından haklı sebeple fesih sebebi sayılamaz. ….’ T.C. YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ E. 2017/6344 K. 2017/16062 

İŞÇİLERE YAPILAN ZAM ORANLARININ FARKLI OLMASI HER ZAMAN EŞİT DAVRANMA YÜKÜMLÜLÜĞÜNE AYKIRILIK TEŞKİL ETMEZ.

Bahsedilmesi gereken diğer bir husus da işverenin işçilere farklı oranlarda zam yapması, hatta birine yapıp birine yapmaması durumudur. Yargıtay’ın bu konuda görüşleri şu şekildedir.

‘….Her ne kadar ücrete zam yapılmaması tek başına işçiye haklı sebeple fesih hakkı vermez ise de davalının somut bir nedene dayanmadan diğer personelin ücretine zam yapmasına rağmen davacının ücretine birden fazla olmak üzere zam yapmaması şeklindeki davranışı eşit davranma yükümlüğüne aykırılık teşkil eder. Davalının eşit davranma yükümlüğüne aykırılık oluşturacak şekilde davranması karşısında davacının iş sözleşmesini feshinin haklı nedene dayandığının kabulü gerekir. Bu durumda davacının iş sözleşmesini haklı sebeple feshetmesi sebebiyle feshe bağlı alacakların değerlendirilerek hüküm altına alınması gerekirken yazılı şekilde davalının, işçinin devamsızlığına bağlı olarak haklı sebeple sözleşmeyi feshettiği kabul edilerek davacının feshe bağlı alacaklar yönünden taleplerinin reddine karar verilmesi doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir…T.C. YARGITAY 22. HUKUK DAİRESİ E.  2015/162016 K. 2017/14646

Ancak eşitlik ilkesi aynı durumda olan işçiler yönünden geçerlidir. Farklı konumda olan işçiler bakımından eşit davranma yükümü yerine, yönetim hakkı kapsamında farklı davranma hakkından bahsedilmelidir.

İşverenin ayrım yapma yasağı, işyerinde çalışan işçiler arasında keyfî ayrım yapılmasını yasaklamaktadır. Bununla birlikte, eşit davranma borcu, tüm işçilerin hiçbir farklılık gözetilmeksizin aynı duruma getirilmesini gerektirmemektedir. Bahsi geçen ilke, eşit durumdaki işçilerin farklı işleme tâbi tutulmasını önlemeyi amaç edinmiştir.

Eşitlik ilkesine uygun davranılıp davranılmadığının belirlenmesinde bu yönde bir iddiayı ileri süren işçi ile aynı işverene bağlı olarak, aynı ya da benzer işte, aynı ya da benzer verim ile çalışan, eğitim dereceleri aynı ya da benzer olan, kıdemleri eşit olan, kısacası objektif ve subjektif nitelikleri itibarıyla karşılaştırılabilir iki veya daha fazla işçi bulunmalıdır.

İşverenin eşit davranma borcuna aykırı davranmasının yaptırımı İş Kanunu’nun 5. maddenin 6. fıkrasında belirtilmiştir. Ancak bu yaptırım, her eşit işlem borcuna aykırılık için öngörülmemiştir. Bu yaptırımın olması için maddede mutlak olarak belirtilen ayrımcılık nedenlerinin ihlali gerekir. Kısaca dil, ırk, cinsiyet, siyasal düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep gibi sebeplere dayalı ayrım veya tam süreli – kısmî süreli işçi ile belirli süreli – belirsiz süreli işçi arasında farklı işlem yapılması gerekir.

Tüm bu koşullar birlikte değerlendirilerek işçinin sözleşmeyi haklı nedenle feshedip edemeyeceği saptanmalıdır. Aksi takdirde hak kayıpları meydana gelebilir.

 

YAZILI TAŞINMAZ SATIŞ SÖZLEŞMESİ GEÇERLİ MİDİR?

Taşınmazın satış aşamasında, alıcı ve satıcı taraf arasında yazılı bir satış sözleşmesi yapıldığı görülmektedir. Anılan sözleşme ile satıcı, belirlenen meblağ karşılığında belirtilen tarihte taşınmazı satacağını, alıcı ise bedeli ödeyerek taşınmazı satın alacağını beyan etmektedir. Burada amaçlanan; taraflar arasında satış vaadi sözleşmesi kurulması, tarafların edimlerini yerine getirmesini talep hakkı sağlanmasıdır. Oysa; satış vaadi sözleşmesi resmi şekil şartına bağlı olup; noterde düzenlenmediği sürece geçerli bir sözleşme değildir.

Bu durum en çok taşınmazın satımına ilişkin görüşmeler devam ederken ortaya çıkmaktadır. Gerek emlak ofisleri tarafından hazırlanan sözleşmelerde, gerekse tarafların kendi aralarında düzenledikleri sözleşmelerde satışın yapılmasını garanti altına almak üzere ‘kapora’ adı altında ödeme alınmakta ve hatta satıştan cayılması halinde cezai şart ödeneceği kararlaştırılmaktadır. Satıştan cayılması halinde kaporanın alıcıya iade edilmeyeceği düşüncesi ile hareket edilmekteyse de; resmi şekilde yapılmayan bu sözleşmenin herhangi bir geçerliliği bulunmayıp taraflara herhangi bir borç yüklemediğinden; ödenen kaporanın yanması veya cezai şartın talep edilmesi mümkün değildir. Satışın yapılamaması durumunda kapora adı altında ödeme yapan taraf ödediği bedelin iadesini talep hakkına sahiptir.

 

 TAŞINMAZ SATIŞ VAADİ SÖZLEŞMESİ NEDİR?

Taşınmaz satış vaadi sözleşmesi, bir taşınmazın satım sözleşmesinin yapılmasını isteme hakkı veren bir sözleşmedir. Taraflarca  düzenlenen bu ön sözleşme ile taşınmaz satış sözleşmesinin yapılması garanti altına alınmak istenmektedir. Böylece; taraflardan biri yükümlülüğünü yerine getirmediği takdirde diğer tarafın ifayı talep hakkı ortaya çıkacaktır.

Satış vaadi sözleşmesinin geçerli olabilmesi için resmi şekilde yapılması gerekmektedir.  6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 237. maddesinde

“Taşınmaz satışının geçerli olabilmesi için, sözleşmenin resmî şekilde düzenlenmesi şarttır.

Taşınmaz satışı vaadi, geri alım ve alım sözleşmeleri, resmî şekilde düzenlenmedikçe geçerli olmaz.”

denilmiştir. Görüleceği üzere, gerek taşınmaz satış sözleşmesi, gerekse taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin yapılması resmî şekle tabidir ve buradaki resmî şekil, geçerlilik şartıdır.

Bahsi geçen resmi şekil Noterlik Kanunu’nun 60/3’ncü ve 89’ncu maddelerinde düzenlenmiş olup; taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin geçerlilik kazanabilmesi için noterde düzenlenmesi gerekir.

Bu geçerlilik şartına uyulmadan; yazılı veya sözlü olarak imzalanan satış sözleşmeleri geçerli olmayacak ve taraflar sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca aldıklarını iadeye yükümlü olacaklardır.

Tapuda kayıtlı bulunmayan taşınmazlar ise TMK’nun 762. maddesi hükmüne göre menkul mal niteliğindedir. Tapusuz taşınmazın satışı resmi şekle bağlı olmadığından adi yazılı senetle satışı mümkündür. Aynı Kanunun 763. maddesi uyarınca bu gibi malların mülkiyetinin devri zilyetliğin karşı tarafa teslimi ile gerçekleşir.

 

NOTERDE YAPILMAYAN TAŞINMAZ SATIŞINA DAİR SÖZLEŞME GEÇERSİZDİR VE TARAFLAR ALDIKLARINI SEBEPSİZ ZENGİNLEŞME HÜKÜMLERİNE GÖRE İADEYE YÜKÜMLÜDÜR.

·         “TMK’nun 706, BK’nun 213, Tapu Kanunu’nun 26 ve Noterlik Kanunu’nun 60. maddeleri uyarınca, satış tarihi itibariyle tapulu olan taşınmazların satışına dair sözleşme resmi biçimde yapılmadığından hukuken geçersizdir. Bu durumda taraflar sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre karşılıklı olarak verdiklerini iade ile yükümlüdürler.” (T.C. YARGITAY 3. HUKUK DAİRESİ E. 2017/16744 K. 2017/17448 T. 12.12.2017)

 

GEÇERSİZ SÖZLEŞME UYARINCA ALICI, SATIŞ PARASINI TAMAMEN VEYA KISMEN ÖDEMİŞ VE TAŞINMAZIN TAPUDAN DEVRİ YAPILMAKSIZIN KULLANIMINI DEVRALMIŞ OLABİLİR. SONRASINDA, TARAFLARDAN BİRİSİ TARAFINDAN SÖZLEŞMENİN GEÇERSİZLİĞİ ÖNE SÜRÜLÜRSE; ALICI, ÖDENEN SATIŞ BEDELİ İÇİN FAİZ, SATICI İSE TAŞINMAZIN KULLANILMASINDAN DOLAYI ECRİMİSİL/KİRA BEDELİ TALEP EDEMEZ.

  • Geçersiz sözleşmeler taraflarına geçerli sözleşmelerde olduğu gibi hak ve borç doğurmaz. Taraflar verdiklerini sebepsiz zenginleşme kurallarına göre geri isteyebilir. Bununla birlikte davacı, satın almış olduğu taşınmazı iade etmeden ödediği satış bedeli için faiz talep edemez.10/07/1940 gün ve 2/7 Sayılı İçtihadı Birleştirme kararına göre, geçersiz taşınmaz satışında verilen satış bedeline alıcı faiz, taşınmazın kullanılmasından dolayı da satıcı ecrimisil veya kira bedeli isteyemez. Davaya konu taşınmaz satış sözleşmesi geçersiz olduğuna göre, her geçersiz satışta olduğu gibi taraflar aldıklarını sebepsiz iktisap hükümleri dairesinde iade ile yükümlü olmakla birlikte, taşınmaza zilyet olan davacı zilyetliği devam ettiği sürece satış bedeline faiz işletilmesini talep edemeyecektir.” (T.C. YARGITAY 3. HUKUK DAİRESİ E. 2018/1975 K. 2018/2508 T. 15.3.2018)
  • Satış bedelini geri vermeyen taraf, taşınmaz malın kendisine verilmesi için karşı tarafı zorlayamaz. Verdiği bedel kendisine geri verilmeyen taraf, ödediği bedel geri verilinceye kadar yararlandığı ürünleri ödemek ve ecrimisil vermekle yükümlü değildir. Bu bağlamda, verilen satış bedeline alıcı faiz, taşınmazın kullanılmasından dolayı da satıcı ecrimisil veya kira bedeli isteyemez. Buna göre, taraflar arasındaki harici sözleşmeye dayalı olarak taşınmazı iyi niyetli zilyet olarak kullanan davacının davalı tarafa ecrimisil ödemekle yükümlü tutulamayacağı göz önüne alınarak, davalı-karşı davacının ecrimisil isteminin reddine karar verilmesi gerekirken, ecrimisil talebinin kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiştir.” (T.C. YARGITAY 3. HUKUK DAİRESİ E. 2016/524 K. 2017/9222 T. 7.6.2017)

 

BEDELİN İADESİNDE DENKLEŞTİRİCİ ADALET İLKESİ GÖZ ÖNÜNE ALINMAKTADIR.

Geçerli bir sebebe dayanmaksızın bir kişinin mal varlığından diğerinin mal varlığına kayan değerin eksiksiz iadesi denkleştirici adalet düşüncesine dayanır. Denkleştirici adalet ilkesi ise, haklı bir sebep olmaksızın başkasının mal varlığından istifa ederek kendi mal varlığını artıran kişinin elde ettiği bu kazanımı geri verme zorunda olduğu ve gerçek bir eski hale getirme yükümlülüğü bulunduğunu ifade eder. Belli bir miktar paranın verildiği tarihteki alım gücü ile aynı miktar paranın aradan geçen zamana ve enflasyon oranlarına bağlı olarak iade günündeki alım gücünün farklı ve az olduğu da bir gerçektir. Bu bakımdan iade kararı verilirken, satış bedeli olarak verilen paranın alım gücünün ilk ödeme tarihindeki alım gücüne ulaştırılması ve bu şekilde iadeye karar verilmesi gerekmektedir.

  • Ancak, ülkemizde yaşanan enflasyonun uzun yıllardan beri yüksek oranda seyretmesi nedeniyle paranın değer kaybı, bununla ters orantılı olarak devamlı düşmekte olduğundan paranın verildiği tarihteki alım gücü ile iade tarihindeki alım gücü çok farklı ve adaleti denkleştirmeyecek oranda azdır. Bu nedenle, hukuken geçersizsözleşmeler sebepsiz zenginleşme kuralları uyarınca tasviye edilirken, denkleştirici adalet kuralı gözardı edilmemelidir. Ancak, burada denkleştirme yapılırken iade alacaklısının geçersiz sözleşmenin ifa edilmeyeceğini öğrendiği tarihe göre iade kapsamı belirlenmelidir.
  • Satım bedelinin iade tarihindeki ulaştığı bedel belirlenirken ödenen paranın çeşitli ekonomik etkenler nedeniyle azalan alım gücünün enflasyon, tüketici eşya fiyat endeksi, altın, işçi ücretlerindeki artış ve döviz kurlarındaki artış ortalamaları gözönünde tutulmalıdır.” (T.C. YARGITAY 3. HUKUK DAİRESİ E. 2014/396 K. 2014/6529 T. 29.4.2014)

 

SÖZLEŞME GEÇERSİZ OLDUĞUNDAN KARARLAŞTIRILAN CEZAİ ŞART DA GEÇERSİZDİR.

  •   “Cezai şart istemi yönünden; cezai şart, asıl borca ilişkin fer’i bir hak olup sözleşme geçersiz olduğu için kararlaştırılan ceza koşulunun da geçersiz sayılmasında ve bu kısma ilişkin davanın reddine karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Davacının, bu yöne ilişkin sair temyiz itirazları yerinde değildir.” (T.C. YARGITAY 3. HUKUK DAİRESİ E. 2014/396 K. 2014/6529 T. 29.4.2014)

 

TAPU DEVRİNİN YAPILMASI HALİNDE TESLİME İLİŞKİN CEZAİ ŞART GEÇERLİ HALE GELMEKTEDİR.

  • “Taraflar arasındaki tapulu taşınmazın harici satışına ilişkin sözleşme geçersiz ise de sonradan tapu devri yapılmakla geçerli hale gelmiştir. Bu durumda harici satış sözleşmesindeki teslimle ilgili cezai şartın da bağlayıcı olduğunun kabulü gerekir.” (T.C. YARGITAY 13. HUKUK DAİRESİ E. 2005/7331 K. 2005/11692 T. 7.7.2005)

İŞ DAVALARINDA ZORUNLU ARABULUCULUK

12/10/2017 Tarihinde kabul edilerek 25/10/2017 tarihinde resmi gazetede yayınlanarak yürülüğe giren 7036 Sayılı Kanun ile 01/01/2018 tarihinden geçerli olmak üzere arabuluculuk belirli davalarda dava şartı olarak kabul edilmiştir. Yani; aşağıda belirtilen hallerde davacı; alacağı için dava açmadan önce arabuluculuk kurumuna başvurmalı, süreç olumsuz sonuçlanırsa dava açmalıdır.

ARABULUCULUK SÜRECİNİN NİTELİĞİ

Arabuluculuk süreci gizli olup; bu süreçte yapılan görüşmeler tarafın rızası olmadıkça açıklanamamakta, davada delil olarak kullanılamamakta ve arabulucular tanık olarak dinlenememektedir.

Süreç baştan sona kadar iradi olup; taraflardan herhangi birinin süreci bitirmek istemesi durumunda arabuluculuk faaliyeti sona erecektir.

Arabulucu ise; toplantılarda tarafsız ve bağımsız bir gözlemci konumunda bulunacak, taraflara baskı veya yargılayıcı hareketlerde bulunmayacaktır.

Arabuluculuk görüşmelerine taraflar bizzat, kanuni temsilcileri veya avukatları aracılığıyla katılabilirler. İşverenin yazılı belgeyle yetkilendirdiği çalışanı da görüşmelerde işvereni temsil edebilir ve son tutanağı imzalayabilir.

HANGİ İŞ DAVALARINDA ARABULUCULUK ZORUNLUDUR?

Yasanın 3. Maddesine göre;

– Kanuna, bireysel veya toplu iş sözleşmesine dayanan işçi veya işveren alacağı ve tazminatı davaları ile (gazeteci ve gemiadamı da işçi sayılmaktadır.)

– İşe iade talebiyle açılan davalarda, arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır.

İş kazası veya meslek hastalığından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat ile bunlarla ilgili tespit, itiraz ve rücu davaları hakkında ise arabulucuya başvurulmadan dava açılabilir.

ARABULUCUYA BAŞVURULMADAN DAVA AÇILIRSA, DAVA USULDEN REDDEDİLİR.

Davacı, arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılamadığına ilişkin son tutanağın aslını veya arabulucu tarafından onaylanmış bir örneğini dava dilekçesine eklemek zorundadır. Bu zorunluluğa uyulmaması hâlinde mahkemece davacıya, son tutanağın bir haftalık kesin süre içinde mahkemeye sunulması gerektiği, aksi takdirde davanın usulden reddedileceği ihtarını içeren davetiye gönderilir. İhtarın gereği yerine getirilmez ise dava dilekçesi karşı tarafa tebliğe çıkarılmaksızın davanın usulden reddine karar verilir.

Arabulucuya başvurulmadan dava açıldığının anlaşılması hâlinde herhangi bir işlem yapılmaksızın davanın, dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddine karar verilir.

 

ARABULUCU, ARABULUCULUK BÜROSUNA BAŞVURU İLE ATANABİLECEĞİ GİBİ, TARAFLARCA LİSTEYE KAYITLI ARABULUCULAR ARASINDAN DA SEÇİLEBİLİR.

Başvuru karşı tarafın, karşı taraf birden fazla ise bunlardan birinin yerleşim yerindeki veya işin yapıldığı yerdeki arabuluculuk bürosuna, arabuluculuk bürosu kurulmayan yerlerde ise görevlendirilen yazı işleri müdürlüğüne yapılır.

Arabulucu, komisyon başkanlıklarına bildirilen listeden büro tarafından belirlenir. Ancak tarafların listede yer alan herhangi bir arabulucu üzerinde anlaşmaları hâlinde bu arabulucu görevlendirilir.

ARABULUCUNUN GÖREVLERİ

Taraflara ait iletişim bilgileri, görevlendirilen arabulucuya büro tarafından verilir. Arabulucu bu iletişim bilgilerini esas alır, ihtiyaç duyduğunda kendiliğinden araştırma da yapabilir. Elindeki bilgiler itibarıyla her türlü iletişim vasıtasını kullanarak görevlendirme konusunda tarafları bilgilendirir ve ilk toplantıya davet eder. Bilgilendirme ve davete ilişkin işlemlerini belgeye bağlar.

Arabulucu, görevlendirmeyi yapan büronun yetkili olup olmadığını kendiliğinden dikkate alamaz. Karşı taraf en geç ilk toplantıda, yerleşim yeri ve işin yapıldığı yere ilişkin belgelerini sunmak suretiyle arabuluculuk bürosunun yetkisine itiraz edebilir.

Arabulucu, yapılan başvuruyu görevlendirildiği tarihten itibaren üç hafta içinde sonuçlandırır. Bu süre zorunlu hâllerde arabulucu tarafından en fazla bir hafta uzatılabilir.

Arabulucu, taraflara ulaşılamaması, taraflar katılmadığı için görüşme yapılamaması yahut yapılan görüşmeler sonucunda anlaşmaya varılması veya varılamaması hâllerinde arabuluculuk faaliyetini sona erdirir ve son tutanağı düzenleyerek durumu derhâl arabuluculuk bürosuna bildirir.

TARAFIN MAZERETSİZ OLARAK TOPLANTIYA KATILMAMASI

Taraflardan birinin geçerli bir mazeret göstermeksizin ilk toplantıya katılmaması sebebiyle arabuluculuk faaliyetinin sona ermesi durumunda toplantıya katılmayan taraf, son tutanakta belirtilir ve bu taraf davada kısmen veya tamamen haklı çıksa bile yargılama giderinin tamamından sorumlu tutulur. Ayrıca bu taraf lehine vekalet ücretine hükmedilmez. Her iki tarafın da ilk toplantıya katılmaması sebebiyle sona eren arabuluculuk faaliyeti üzerine açılacak davalarda tarafların yaptıkları yargılama giderleri kendi üzerlerinde bırakılır.

 ARABULUCUNUN ÜCRETİ

Tarafların arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaları hâlinde, arabuluculuk ücreti, Arabuluculuk Asgari Ücret Tarifesinin eki Arabuluculuk Ücret Tarifesinin İkinci Kısmına göre (şu an için ilk 30.000tl için %6 olup miktar arttıkça oran düşmektedir.) aksi kararlaştırılmadıkça taraflarca eşit şekilde karşılanır. Bu durumda ücret, Tarifenin Birinci Kısmında belirlenen iki saatlik ücret tutarından az olamaz (işçi-işveren arası uyuşmazlıklarda şu an için 280,00 TL) . İşe iade talebiyle yapılan görüşmelerde tarafların anlaşmaları durumunda, arabulucuya ödenecek ücretin belirlenmesinde işçiye işe başlatılmaması hâlinde ödenecek tazminat miktarı ile çalıştırılmadığı süre için ödenecek ücret ve diğer haklarının toplamı, Tarifenin İkinci Kısmı uyarınca üzerinde anlaşılan miktar olarak kabul edilir.

Arabuluculuk faaliyeti sonunda taraflara ulaşılamaması, taraflar katılmadığı için görüşme yapılamaması veya iki saatten az süren görüşmeler sonunda tarafların anlaşamamaları hâllerinde, iki saatlik ücret tutarı Tarifenin Birinci Kısmına göre Adalet Bakanlığı bütçesinden ödenir. İki saatten fazla süren görüşmeler sonunda tarafların anlaşamamaları hâlinde ise iki saati aşan kısma ilişkin ücret aksi kararlaştırılmadıkça taraflarca eşit şekilde Tarifenin Birinci Kısmına göre karşılanır (İlk 3 saat için saat başı 140,00 TL sonraki her bir saat 100,00 TL).

ARABULUCULUK ÜCRETİ YARGILAMA GİDERİ SAYILIR.

Adalet Bakanlığı bütçesinden ödenen ve taraflarca karşılanan arabuluculuk ücreti, yargılama giderlerinden sayılır.

Arabuluculuk bürosu tarafından yapılması gereken zaruri giderler; arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde anlaşma uyarınca taraflarca ödenmek, anlaşmaya varılamaması hâlinde ise ileride haksız çıkacak taraftan tahsil olunmak üzere Adalet Bakanlığı bütçesinden karşılanır.

ALT İŞVEREN VE ASIL İŞVERENİN BULUNDUĞU ANLAŞMAZLIKLARDA İRADELERİN UYUŞMASI ÖNEMLİDİR.

Asıl işveren-alt işveren ilişkisinin varlığı hâlinde işe iade talebiyle arabulucuya başvurulduğunda, anlaşmanın gerçekleşebilmesi için işverenlerin arabuluculuk görüşmelerine birlikte katılmaları ve iradelerinin birbirine uygun olması aranır.

İŞE İADE DAVALARINDA ARABULUCULUK SÜRECİ

İşe iade taleplerinde fesih bildiriminin tebliğinden itibaren 1 ay içinde arabulucuya başvurmak gereklidir.

Arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılamaması halinde, son tutanağın düzenlendiği tarihten itibaren, iki hafta içinde iş mahkemesinde dava açılabilir.

Arabuluculuk görüşmeleri sonrası işveren işçinin işe iadesini kabul etmişse,

  • İşe başlatma tarihini
  • Çalıştırılmayan sürenin ücreti ve diğer hakların parasal miktarını

görüşme esnasında kararlaştırılır ve tutanağa eklenir. Aksi halde anlaşma sağlanmamış sayılır.

ARABULUCULUK SÜRECİNİN SONA ERMESİ

Arabuluculuk süreci aşağıdaki hallerde sona erer:

  • Arabuluculuk için daha fazla çaba sarf edilmesinin gereksiz olduğunun arabulucu tarafından tespit edilmesi ,
  • Taraflardan birinin süreci sonlandırmak istemesi,
  • Tarafların anlaşmaya varması,
  • Arabuluculuk süreci sırasında taraflardan birinin ölümü,

Bu durumlarda arabulucu, düzenlediği tutanağı arabuluculuk bürosuna sunar.

Arabuluculuk sürecinin anlaşma sağlanmak suretiyle sona erdirilmesi durumunda;  arabulucu tarafından hazırlanan anlaşma belgesi ,  taraflar ve arabulucu tarafından imza altına alınır.  Ancak bu anlaşma belgesi;  emredici hukuk kurallarına ve ahlaka aykırı edimler içeremez.

ANLAŞMA BELGESİNİN MAHİYETİ

Taraflar ve arabulucu tarafından imzalanan anlaşma belgesinin icra takibine konu edilebilmesi için ilgili mahkemeden icra edilebilirlik şerhi alınması gerekir. Çekişmesiz yargı işi sayılan bu başvuru iş davaları hakkında duruşma açılmaksızı incelenerek karara bağlanır. Bu şerhin alınması ile bu belge ilam niteliğinde belge vasfını kazanır ve ilamlı icranın konusu edilebilir.

  • Dava açılmadan önce arabuluculuğa başvurulmuşsa, anlaşmanın icra edilebilirliğine ilişkin şerh verilmesi, asıl uyuşmazlık hakkındaki görev ve yetki kurallarına göre belirlenecek olan mahkemeden talep edilebilir.
  • Davanın görülmesi sırasında arabuluculuğa gidilmesi durumunda ise, varılan anlaşmanın icra edilebilirliğine ilişkin şerh verilmesi, davanın görüldüğü mahkemeden talep edilebilir.

BU SÜREÇTE ZAMANAŞIMI DURUR , HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRELER İŞLEMEZ.

Arabuluculuk bürosuna başvurulmasından son tutanağın düzenlendiği tarihe kadar geçen sürede zamanaşımı durur ve hak düşürücü süre işlemez.

İHBAR TAZMİNAT

Belirsiz süreli iş sözleşmelerinin feshinden önce (haklı nedenle derhal fesih halleri hariç) durumun diğer tarafa bildirilmesi gerekir. Bu bildirim süreleri kanunda açıkça belirtilmektedir. İhbar tazminatı da; süresi belli olmayan sürekli iş sözleşmelerinin, belirtilen bildirim şartına uyulmadan feshi hallerinde, şarta uymayan tarafın, diğer tarafa ödemek zorunda olduğu bildirim sürelerine isabet eden ücret miktarıdır.

İş Kanunu madde 17 “Belirsiz süreli iş sözleşmelerinin feshinden önce durumun diğer tarafa bildirilmesi gerekir.İş sözleşmeleri;

  1. a) İşi altı aydan az sürmüş olan işçi için, bildirimin diğer tarafa yapılmasından başlayarak iki hafta sonra,
  2. b) İşi altı aydan birbuçuk yıla kadar sürmüş olan işçi için, bildirimin diğer tarafa yapılmasından başlayarak dört hafta sonra,
  3. c) İşi birbuçuk yıldan üç yıla kadar sürmüş olan işçi için, bildirimin diğer tarafa yapılmasından başlayarak altı hafta sonra,
  4. d) İşi üç yıldan fazla sürmüş işçi için, bildirim yapılmasından başlayarak sekiz hafta sonra,

Feshedilmiş sayılır….”

İHBAR TAZMİNATINI KİM ÖDER?

İhbar tazminatını usülsüz feshi kim yapıyorsa o ödemekle yükümlüdür. Bu kişi işveren olabileceği gibi işçi de olabilir.

İHBAR TAZMİNATININ NİTELİĞİ NEDİR?

İhbar tazminatının hukuki niteliği hakkında görüş birliği bulunmamaktadır. Örneğin Yargıtay kararlarında ihbar tazminatının hukuki niteliği “yasadan doğan götürü tazminat olarak” açıklanmıştır. Bu nedenle her ne kadar tazminat olarak adlandırılsa da işlevi açısından tazminat olmadığı bellidir.

Fesih hakkı, iş sözleşmesinin derhal veya belli bir sürenin geçmesiyle ortadan kaldırabilme yetkisi veren bozucu nitelik doğuran ve karşı tarafa yöneltilmesi gereken bir haktır.

BELİRLİ SÜRELİ İŞ SÖZLEŞMELERİNDE İHBAR TAZMİNATINDAN BAHSEDİLEMEZ.

Bildirimli fesih belirsiz süreli sözleşmeleri için söz konusudur. Başka bir anlatımla belirli süreli iş sözleşmelerinde fesheden tarafın karşı tarafa bildirimde bulunarak önel tanıması gerekmez. Bu durumda ihbar tazminatının söz konusu olabilmesi için iş sözleşmesinin belirsiz süreli iş sözleşmesi olması gerekmekte ve feshin bildirim sürelerine uyulmadan yapılmış olması gerekmektedir.

FESİH BİLDİRİMİNDE BULUNULMASA DA BAZI HALLER FESİH YAPILDIĞI ANLAMINA GELEBİLİR VE BU DURUMDA İHBAR TAZMİNATI YÜKÜMLÜLÜĞÜ DOĞABİLİR.

Fesih bildirimi, bir yenilik doğuran hak niteliğini taşıdığından ve karşı tarafın hukuki alanını etkilediğinden açık ve belirgin biçimde yapılmalıdır.Yine aynı nedenle kural olarak şarta bağlı fesih bildirimi geçerli değildir.

“Fesih bildiriminde “fesih” sözcüğünün bulunması gerekmez. Fesih iradesini ortaya koyan ifadelerle eylemli olarak işe devam etmeme hali birleşirse bunun fesih anlamına geldiği kabul edilmelidir. Bazen fesih işverenin olumsuz bir eylemi şeklinde de ortaya çıkabilir. İşçinin işe alınmaması, otomatik geçiş kartına el konulması buna örnek olarak verilebilir. Dairemizce, işverenin tek taraşı olarak ücretsiz izin uygulamasına gitmesi halinde, bunu kabul etmeyen işçi yönünden uygulama, işverenin feshi olarak değerlendirilmektedir.” YARGITAY  9. HUKUK DAİRESİ E. 2007/34347, K. 2009/1626, T. 05.01.2009

Yargıtaya göre; mevsimlik işçi ya da vizeli işçi yönünden ise, askı süresinin bitiminde veya mevsim başlangıcında işçinin işe çağrılmaması, işverenin feshi olarak değerlendirilmektedir. Bu durumda işe davet edilmeyen işçi ihbar tazminatına hak kazanır.

Fesih bildiriminin yazılı olarak yapılması gerekmektedir. Ancak yazılı şekil şartı, geçerlilik koşulu olmayıp ispat şartıdır. Fesih bildirimi karşı tarafa ulaştığı anda sonuçlarını doğurur. Ulaşma, muhatabın hakimiyet alanına girdiği andır.

İHBAR SÜRESİ ORTADAN KALDIRILAMAZ VEYA AZALTILAMAZ ANCAK ARTTIRILABİLİR.

Taraflarca bildirim süreleri ortadan kaldırılamaz ya da azaltılamaz.Ancak, sürelerin sözleşme ile arttırılabileceği kanunda düzenlenmiştir.

“4857 sayılı İş Kanununda arttırılabileceği öngörülen ihbar önellerinin, sözleşmelerle fahiş şekilde arttırılmasının kamu düzenine aykırılık oluşturacağı kuşkusuzdur. İşçi lehine olarak öngörülen bu artışın da bir sınırının olması gerekir…İhbar önellerinin arttırılmasını öngören 4857 sayılı iş Kanununun 17.  maddesinde bir üst sınır belirlenmemiş olması, kanunda bu yönde bir boşluk bulunduğu şeklinde değerlendirilmelidir. Kanunlarımızda boşluk bulunan hallerde 4721 sayılı Türk Medeni Kanunun 1. maddesine göre hakim, örf ve adete bu da yoksa kendisi kanun koyucu olsaydı nasıl kural koyacak ise ona göre bir karar vermek durumundadır…” YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ E. 2006/109, K. 2006/7052, T. 21.03.2006

“…Üst sınırın en çok ihbar ve kötüniyet tazminatlarının toplamı kadar olabileceği belirtilmelidir…” YARGITAY 9.HUKUK DAİRESİ E.2007/24490, K.2008/20203, T. 14.07.2008

HAKLI NEDENLE FESİH HALİNDE İHBAR TAZMİNATINDAN BAHSEDİLMEZ.

İhbar tazminatı, belirsiz süreli iş sözleşmesini haklı bir nedeni olmaksızın ve usulüne uygun bildirim öneli tanımadan fesheden tarafın, karşı tarafa ödemesi gereken bir tazminattır. Buna göre, öncelikle iş sözleşmesinin Kanunun 24 ve 25. maddeleri (İş sözleşmesinin işçi veya işveren tarafndan haklı nedenle derhal feshi haleri) yazılı olan nedenlere dayanmaksızın feshedilmiş olması ve Kanunun 17. maddesinde belirtilen şekilde usulüne uygun olarak ihbar öneli tanınmamış olması halinde ihbar tazminatı söz konusu olacaktır. Yine haklı fesih nedenine rağmen işçi ya da işverenin 26. maddede öngörülen hak düşürücü süre içinde fesih yoluna gitmemeleri halinde sonraki fesihlerde karşı tarafa ihbar tazminatı ödeme yükümlülüğü doğacaktır.

İhbar tazminatı, iş sözleşmesini fesheden tarafın karşı tarafa ödemesi gereken bir tazminat olduğu için, iş sözleşmesini fesheden tarafın feshi haklı bir nedene dayansa dahi, ihbar tazminatına hak kazanması mümkün olmaz. Yine, işçinin 1475 Sayılı Yasa’nın 14. maddesi hükümleri uyarınca emeklilik, muvazzaf askerlik, evlilik gibi nedenlerle iş sözleşmesini feshetmesi durumunda ihbar tazminatı talep hakkı bulunmamaktadır. Anılan fesihlerde işveren de ihbar tazminatı talep edemez.

İŞE İADE DAVALARINDA İHBAR TAZMİNATI ÖDENMESİ,  İŞE BAŞLATMA VE İŞE BAŞLATMAMA HALLERİNDE FARKLILIK GÖSTERMEKTEDİR.

İşe iade davası sonunda, feshin geçersizliğine karar verildikten sonra, işçinin süresi içinde başvurması üzerine, işverence işe başlatılması halinde, daha önce ödenmiş olan tazminatların işçi tarafından iadesi söz konusu olacaktır. İşçi işe başladıktan sonra daha önce almış olduğu ihbar tazminatını iade etmek zorundadır. İşçi işe iade edildikten sonra ihbar tazminatını işverenin talebine rağmen iade etmediği taktirde bu miktara faiz işlemeye başlayacaktır. İşveren kanun yollarına başvurarak işçiye ödenmiş olan ihbar tazminatı geri alabilir.

İşçinin işe başlatılmaması halinde işe başlatmama tarihi fesih tarihi olduğundan, belirtilen fesih tarihine göre ihbar tazminatının ödenmesi gerekir. Geçersiz sayılan fesihte kullandırılan ihbar önelinin işe başlatmama suretiyle gerçekleşen feshe bir etkisi düşünülemez. Ancak, geçersiz sayılan fesih sebebiyle işçiye ihbar önellerine ait ücretin peşin olarak ödenmiş olması halinde yapılan bu ödeme, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 21. maddesi hükmüne uygun olarak işe başlatmama tazminatı ve boşta geçen süreye ait ücret alacaklarından mahsup edilir.

Böyle bir durumda, geçersiz sayılan fesihte ödenen ihbar tazminatı, en son işe başlatmama sebebiyle gerçekleşen feshe göre hak kazanılan ihbar tazminatından faizsiz olarak mahsup edilmelidir.

ZAMAN AŞIMI SÜRESİ 5 YILDIR.

25/10/2017’de resmi gazetede yayımlanan 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’un 15. Maddesi ile 4857 sayılı Kanun’a yeni bir madde eklenmiştir. Buna göre, iş sözleşmesinin bildirim şartına uyulmaksızın feshinden kaynaklanan tazminatların 5 yıllık zaman aşımı süresine tabi olduğu kabul edilmiştir.

Bu  maddenin yürürlüğü girdiği tarihten önce sona eren iş sözleşmelerinden kaynaklanan bu tazminatlar hakkında TBK’nın 146. Maddesi uyarınca 10 yıllık zaman aşımı uygulanır. Ancak 10 yıllık zaman aşımı süresi henüz dolmamış ve dolmayan kısım yukarıda belirtilen 5 yıllık süreden fazla ise, 5 yılın geçmesi ile zaman aşımı süresi dolmuş olur.

İHBAR TAZMİNATI HESAPLANIRKEN ÜCRET DIŞINDAKİ ÖDEMELER DE DİKKATE ALINIR.

İhbar tazminatının hesabında Kanunun 32. maddesinde yazılı olan ücrete ek olarak işçiye sağlanmış para veya para ile ölçülebilir menfaatler de dikkate alınır. Ücret dışında kalan parasal hakların bir yılda yapılan ödemeler toplamının 365’e bölünmesi suretiyle bir günlük ücrete eklenmesi gereken tutar belirlenir.

Av. Aliye Gökçe Göker

 

 

 

AYIPLI MAL VE TÜKETİCİNİN AYIPLI MALA İLİŞKİN SEÇİMLİK HAKLARI

AYIPLI MAL NEDİR?

Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun’un 8. Maddesinde ayıplı malın tanımı yapılmıştır.

“Ayıplı mal, tüketiciye teslimi anında, taraflarca kararlaştırılmış olan örnek ya da modele uygun olmaması ya da objektif olarak sahip olması gereken özellikleri taşımaması nedeniyle sözleşmeye aykırı olan maldır.

Ambalajında, etiketinde, tanıtma ve kullanma kılavuzunda, internet portalında ya da reklam ve ilanlarında yer alan özelliklerinden bir veya birden fazlasını taşımayan; satıcı tarafından bildirilen veya teknik düzenlemesinde tespit edilen niteliğe aykırı olan; muadili olan malların kullanım amacını karşılamayan, tüketicinin makul olarak beklediği faydaları azaltan veya ortadan kaldıran maddi, hukuki veya ekonomik eksiklikler içeren mallar da ayıplı olarak kabul edilir.

Sözleşmeye konu olan malın, sözleşmede kararlaştırılan süre içinde teslim edilmemesi veya montajının satıcı tarafından veya onun sorumluluğu altında gerçekleştirildiği durumlarda gereği gibi monte edilmemesi sözleşmeye aykırı ifa olarak değerlendirilir. Malın montajının tüketici tarafından yapılmasının öngörüldüğü hâllerde, montaj talimatındaki yanlışlık veya eksiklik nedeniyle montaj hatalı yapılmışsa, sözleşmeye aykırı ifa söz konusu olur.”

Yani, sözleşmede taahhüt edilen hususlar malda bulunmuyorsa veya olağan koşullarda malda bulunması gereken özellikler mevcut değil ise; ayıplı maldan söz edilir. Ayıptan doğan sorumluluğun temeli sözleşmedir ve sözleşmeye aykırılık meydana getirmektedir.

Aşağıdaki durumlarda malın ayıplı olduğu kabul edilmektedir:

  • Maddi ayıp: Malın kullanımını fiziken engelleyen ayıplardır. Malın kırık veya çizik olması, aracın motorunun bozuk olması gibi durumlardır.
  • Hukuki ayıp: Satılan malın kullanımı ve faydalanmayı sınırlandıran hukuki eksikliklerdir. Burada maddi anlamda bir eksiklik olmamasına rağmen maldan yararlanmaya engelleyen/azaltan hukuki durumlar Örneğin satış yapıldıktan sonra ruhsatın sahte olduğunun anlaşılması gibi.
  • Ekonomik ayıp: Sözleşme konusu şeyden beklenen yararın sağlanmasını ve ekonomik değerini düşüren ayıplardır.
  • Montajın gerektiği şekilde yapılmamış olması: Kural olarak ayıbın varlığı teslim anına göre belirlenmekteyse de; montajın teslimden sonra yapılacağı satışlarda ayıp; montaj aşamasında ortaya çıkabilir. Malın montajının satıcı veya sorumluluğundaki kişiler tarafından yapılması sonucu ortaya çıkan sorunlar ayıp kabul edilmektedir. Montajın alıcı tarafından yapılacağı durumda ise; satıcının verdiği talimatın yanlış veya eksik olması nedeniyle malda meydana gelen sorunlar da ayıp kabul edilmektedir.
  • Malın sözleşmede kararlaştırılan sürede teslim edilmemesi. (Ancak bu halde mücbir sebep gibi hususların dikkate alınması gerekir. )

Bu hallerde malın ayıplı olması yeterli olup; ayıbın önemli olması gerekmez.

AÇIK AYIP- GİZLİ AYIP

Açık ayıp; ayıbın açıkça görüldüğü veya basit bir inceleme ile hemen anlaşılabileceği ayıplardır.

Gizli ayıp ise; malın tesliminden sonra veya malın kullanılması sonucu ortaya çıkan ayıplardır.

TESLİM TARİHİNDEN İTİBAREN ALTI AY İÇİNDE ORTAYA ÇIKAN AYIPLARIN, TESLİM TARİHİNDE VAR OLDUĞU KABUL EDİLİR.

“Bu durumda malın ayıplı olmadığının ispatı satıcıya aittir. Bu karine, malın veya ayıbın niteliği ile bağdaşmıyor ise uygulanmaz.” ( Örneğin malın niteliği itibariyle belli bir sürede yok olan, bozulan , çürüyen bir mal olması durumlarında bu karinenin kabulü mümkün olmaz.)

Bu düzenlemeye göre; malın tesliminden itibaren 6 ay sonra malın ayıplı olduğunun ispatı yükü tüketiciye geçmektedir.

 “TÜKETİCİNİN, SÖZLEŞMENİN KURULDUĞU TARİHTE AYIPTAN HABERDAR OLDUĞU VEYA HABERDAR OLMASININ KENDİSİNDEN BEKLENDİĞİ HÂLLERDE, SÖZLEŞMEYE AYKIRILIK SÖZ KONUSU OLMAZ. 

Bunların dışındaki ayıplara karşı tüketicinin seçimlik hakları saklıdır.

Satışa sunulacak ayıplı mal üzerine ya da ambalajına, üretici, ithalatçı veya satıcı tarafından tüketicinin kolaylıkla okuyabileceği şekilde malın ayıbına ilişkin açıklayıcı bilgiyi içeren bir etiket konulur. Bu etiketin tüketiciye verilmesi veya ayıba ilişkin açıklayıcı bilginin tüketiciye verilen fatura, fiş veya satış belgesi üzerinde açıkça gösterilmesi zorunludur. Teknik düzenlemesine uygun olmayan ürünler ise hiçbir şekilde piyasaya arz edilemez. Bu ürünlere, Ürünlere İlişkin Teknik Mevzuatın Hazırlanması ve Uygulanmasına Dair Kanun ve ilgili diğer mevzuat hükümleri uygulanır.” (m.10)

Burada bahsedilen durum özellikle defolu mal satışlarında ortaya çıkmaktadır. Malın özürlü, defolu olduğu açıkça belirtilmiş olması veya defolu malların satıldığı reyonda satılıyor olması gibi durumlarda malın ayıplı olduğu gerekçesi ile iadesi mümkün olmamaktadır. Bu durumda ancak malda belirtilen defo dışında ayıplar meydana gelirse tüketici seçimlik hakkını kullanabilir. Örneğin; çizik olduğu belirtilen bir beyaz eşyanın motoru da gereği gibi çalışmıyorsa, tüketici seçimlik haklarını kullanabilir.

 

 MALIN MUAYENE EDİLMESİ – İHBAR YÜKÜMLÜLÜĞÜ

Tüketici tarafından satın alınan mallarda, alıcının malı muayene etme yükümlülüğü bulunmamakla birlikte, malın ayıplı olduğunun satıcıya bildirilmesine veya herhangi bir ihbarda bulunulmasına gerek bulunmamaktadır.  Ancak; açık ayıplarda dürüstlük kuralları gereği, kullanım ile ortaya çıkan gizli ayıplarda ise Borçlar Kanunu uyarınca makul süre içerisinde satıcıya bildirim yükümlülüğü bulunduğu kabul edilmektedir.

Tüketici hukukuna girmeyen satışlarda ise durum farklıdır. Türk Borçlar Kanunu 223. Maddesine göre alıcı, malı almasından makul bir süre içerisinde malı inceleyerek ayıplı olup olmadığını tespit etmelidir. Mal ayıplı ise derhal (makul sürede) satıcıya durumu bildirmelidir. Kullanım sonrası ortaya çıkan gizli ayıplarda da ayıbın ortaya çıkmasından sonra makul sürede bildirim yapılması gerekmektedir. Nitekim tüketici işlemi olmayan  (taraflardan birisinin tüketici olmadığı) ve Türk Borçlar Kanunu’na tabi satışlarda bu bildirimin yapılmamış olması malın ayıplı olarak kabul edildiğine delalet eder.

İhbar herhangi bir şekilde yapılabilir. İhbar sözlü dahi yapılabilir. Ancak ispat açısından karşı tarafa tebliğ edildiğinin belirlenebilir olması açısından ihtarname, telgraf veya e-posta gibi araçların kullanılması yerinde olacaktır. İhbar sözlü dahi yapılabilir.  İhbarın yapıldığı tanık dahil her türlü delille kanıtlanabilmektedir.

 

REKLAMDA BELİRTİLEN ÖZELLİKLERİN BULUNMAMASI HALİNDE ORTAYA ÇIKAN AYIPTAN SATICI BAZI HALLERDE SORUMLU TUTULMAMAKTADIR.

Satıcı, kendisinden kaynaklanmayan reklam yoluyla yapılan açıklamalardan haberdar olmadığını ve haberdar olmasının da kendisinden beklenemeyeceğini veya yapılan açıklamanın içeriğinin satış sözleşmesinin akdi anında düzeltilmiş olduğunu veya satış sözleşmesi kurulma kararının bu açıklama ile nedensellik bağı içinde olmadığını ispatladığı takdirde açıklamanın içeriği ile bağlı olmaz. (TKHK m. 9)

 

TÜKETİCİNİN SEÇİMLİK HAKLARI

Satın alınan malın ayıplı çıkması halinde tüketiciye 4 tane seçimlik hak tanınmıştır. Bu seçimlik haklar kısaca: (m.11)

1- Malı iadeye hazır olduğunu bildirerek sözleşmeden dönme

Bu durumda tüketici malı satıcıya iade ederek ödediği bedeli geri istemektedir. Yargıtay’ın genel görüşüne göre; tüketici malı ayıplı olduğu halde kullanabilmişse ödediği bedele malın satıcıya iadesinden önceki dönem hakkında faiz işletilmesini isteyemeyecek, satıcı da malın iade edilmesine kadarki süre için kullanım bedeli talep edemeyecektir. Ancak; maldaki ayıp nedeniyle mal kullanılamamış ise; tüketici, arızanın meydana geldiği tarihten itibaren satıcıdan avans faizi talep edebilecektir.

2- İmkan varsa malın ayıpsız yenisi ile değiştirilmesini talep etme

Malın ayıpsız misli ile değiştirilmesi imkansız ise veya satıcı açısından orantısız güçlük yaratacaksa tüketici bu seçimlik hakkı kullanamayacaktır. İmkansızlıktan kasıt malın yenisinin tedarik edilemeyecek olması, orantısız güçlük ise  satıcıya diğer seçimlik haklardan çok daha fazla maddi yük olarak örneklenebilir.

Örneğin; 2010 model bir aracın yenisi ile değiştirilmesi talep edilmiş ve mahkeme tarafından 0 km aynı aracın tüketiciye verilmesine karar verilmiştir. Ancak karar tarihi olan 2014 yılında 2010 model 0 km araç temin edilemeyecektir. Bu durumda dava konusu otomobil ile aynı özelliklerdeki 0 km bir aracın satış bedeli ilgili odalardan sorularak alınan cevaba göre tespit edilecek bedelin tüketiciye verilmesi sağlanmaktadır.

3- Satış bedelinden ayıp oranında indirim talep etme

Malın ayıpsız değeri ile ayıplı değeri arasındaki farkın satıcıdan talep edilmesidir. Şayet malın ayıplı olması nedeniyle meydana gelen değer kaybı satış bedeline eşit ise; indirim talep edilememekte, diğer seçimlik haklar kullanılabilmektedir.

4- Aşırı bir masraf gerektirmediği takdirde, bütün masrafları satıcıya ait olmak üzere satılanın ücretsiz onarılmasını isteme

Ücretsiz onarım satıcı için orantısız güçlükleri beraberinde getirecekse tüketici bu hakkı kullanamayabilecektir.  Diğer seçimlik haklarını ise kullanabilir.

Arıza durumunda mal yetkili servise götürülüp gösterilirse, baştan onarım talep edilmiş ise onarım yapılır, diğer hallerde servis tarafından arıza tüketciye bildirilir ve tüketici seçimlik haklarından hangisini tercih edeceğine kendisi karar verir. Servis tarafından tüketiciye sorulmadan onarım yapılamaz.

Tüketici ücretsiz onarım hakkını kullanmış ancak mal;

  • Garanti süresi içerisinde yeniden arızalanmışsa,
  • Tamiri için gereken azami süre aşılmışsa veya
  • Tamirinin mümkün olmadığı tüketiciye bildirilmişse

Tüketici diğer seçimlik haklarını kullanabilir.

 

  • Satıcı, tüketicinin tercih ettiği talebi yerine getirmekle yükümlüdür. (m.11)

 

  • Tüketici, bu seçimlik haklarını kullanmanın yanı sıra; ayıplı mal herhangi bir zarara sebebiyet verdiyse; bu zararın tazminini de satıcı veya üreticiden talep edebilir. (m.11)

Burada bahsi geçen tazminat maddi tazminattır. Ancak; ayıplı mal, kişilik haklarına zarar vermişse, aşırı ızdırap yaratmışsa manevi tazminat talep edilmesi de mümkündür.

  • Ücretsiz onarım veya malın ayıpsız misli ile değiştirilmesi hakları üretici veya ithalatçıya karşı da kullanılabilir. Bu fıkradaki hakların yerine getirilmesi konusunda satıcı, üretici ve ithalatçı müteselsilen sorumludur. Üretici veya ithalatçı, malın kendisi tarafından piyasaya sürülmesinden sonra ayıbın doğduğunu ispat ettiği takdirde sorumlu tutulmaz.(m.11)

Bu fıkradan anlaşıldığı üzere diğer seçimlik haklar açısından üretici veya imalatçıya başvurulamamaktadır. Satıcı firma ise tüm seçimlik haklar açısından tüketiciye sorumludur.

Tüketici satın aldığı mal nedeniyle bağlı kredi kullanmış ise; tüketicinin sözleşmeden dönme veya bedelden indirim hakkının kullanması halinde satıcı, sağlayıcı ve kredi veren müteselsilen sorumludur.  Ancak kredi verenin sorumluluğu malın teslim tarihinden itibaren kulanılan kredi miktarı ile sınırlı olmak üzere 1 yıldır.

  • Ücretsiz onarım veya malın ayıpsız misli ile değiştirilmesinin satıcı için orantısız güçlükleri beraberinde getirecek olması hâlinde tüketici, sözleşmeden dönme veya ayıp oranında bedelden indirim haklarından birini kullanabilir. Orantısızlığın tayininde malın ayıpsız değeri, ayıbın önemi ve diğer seçimlik haklara başvurmanın tüketici açısından sorun teşkil edip etmeyeceği gibi hususlar dikkate alınır. (m.11)
  • Ücretsiz onarım veya malın ayıpsız misli ile değiştirilmesi haklarından birinin seçilmesi durumunda bu talebin satıcıya, üreticiye veya ithalatçıya yöneltilmesinden itibaren azami otuz iş günü, konut ve tatil amaçlı taşınmazlarda ise altmış iş günü içinde yerine getirilmesi zorunludur. Ancak, bu Kanunun 58 inci maddesi uyarınca çıkarılan yönetmelik eki listede yer alan mallara ilişkin, tüketicinin ücretsiz onarım talebi, yönetmelikte belirlenen azami tamir süresi içinde yerine getirilir. Aksi hâlde tüketici diğer seçimlik haklarını kullanmakta serbesttir. (m.11)
  • Tüketicinin sözleşmeden dönme veya ayıp oranında bedelden indirim hakkını seçtiği durumlarda, ödemiş olduğu bedelin tümü veya bedelden yapılan indirim tutarı derhâl tüketiciye iade edilir. (m.11)
  • Seçimlik hakların kullanılması nedeniyle ortaya çıkan tüm masraflar, tüketicinin seçtiği hakkı yerine getiren tarafça karşılanır. Tüketici bu seçimlik haklarından biri ile birlikte 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu hükümleri uyarınca tazminat da talep edebilir. (m.11)

 

ZAMANAŞIMI

  • Ayıplı mallar hakkında zamanaşımı süresi 2 yıldır.

“Kanunlarda veya taraflar arasındaki sözleşmede daha uzun bir süre belirlenmediği takdirde, ayıplı maldan sorumluluk, ayıp daha sonra ortaya çıkmış olsa bile, malın tüketiciye teslim tarihinden itibaren iki yıllık zamanaşımına tabidir.” (m.12)

Beyaz eşyalar gibi malların satışı esnasında garanti süresi ek ödeme ile arttırılabilmekte, satıcı örneğin 7 yıllık garanti süresini kabul etmektedir. Böyle bir durumda 2 yıllık süre 7 yıla uzamış olmaktadır.

  • Konut veya tatil amaçlı taşınmaz mallarda ise zamanaşımı süresi 5 yıldır.

Bu süre, sözleşmede daha uzun bir süre belirlenmediği takdirde konut veya tatil amaçlı taşınmaz mallarda ayıp daha sonra ortaya çıkmış olsa bile taşınmazın teslim tarihinden itibaren beş yıldır.

  • İkinci el satışlarda asgari süreler 1 yıl ve 3 yıldır.

 Bu Kanunun 10 uncu maddesinin üçüncü fıkrası saklı olmak üzere (ayıbın açıkça belirtildiği durumlar dışında) ikinci el satışlarda satıcının ayıplı maldan sorumluluğu bir yıldan, konut veya tatil amaçlı taşınmaz mallarda ise üç yıldan az olamaz.

  • Ayıplı malın neden olduğu her türlü zarardan dolayı yapılacak talepler için zamanaşımı 10 yıldır.
  • Ayıp, ağır kusur ya da hile ile gizlenmişse zamanaşımı hükümleri uygulanmaz.

Burada bahsedilen gizli ayıp değil, gizlenmiş ayıptır. Gizli ayıptan satıcının bilgisi olmamakta iken; gizlenmiş ayıpta ayıp satıcı tarafından hile veya ağır kusur ile tüketiciden saklanmaktadır.

  •  Satın alınan bir mal garanti / zamanaşımı süresi içerisinde başka bir kişiye devredilir veya satılırsa; garantiden doğan haklar da yeni alıcıya devredilmiş olur. Zira garanti mala bağlıdır, kişiye değil.

 

 GÖREVLİ VE YETKİLİ MAHKEME

  • Görev:

Tarafların İcra ve İflas Kanunundaki hakları saklı olmak kaydıyla; değeri (2018 yılı için)  4.540,00 Türk Lirasının altında bulunan uyuşmazlıklarda ilçe tüketici hakem heyetlerine,  6.860,00 Türk Lirasının altında bulunan uyuşmazlıklarda il tüketici hakem heyetlerine başvuru zorunludur. Bu değerlerin üzerindeki uyuşmazlıklar için tüketici hakem heyetlerine başvuru yapılamaz.  (m. 68)

Burada belirtilen meblağlar her yıl yenilenmektedir. Bu meblağın üzerinde olan alacaklar için ise mahkeme yoluna gidilmesi gerekmektedir. Uyuşmazlığın mahkeme yolu ile halledilmesi gerektiği durumlarda görevli mahkeme Tüketici Mahkemeleri’dir. Ticari satışlar ve ticari amaçla yapılan işlerde ise bu kural uygulanmamaktadır.

“Tüketici işlemleri ile tüketiciye yönelik uygulamalardan doğabilecek uyuşmazlıklara ilişkin davalarda tüketici mahkemeleri görevlidir.” (m. 73)

  • Yetki:

Tüketici hakem Heyetine yapılacak başvurularda ; Başvurular, tüketicinin yerleşim yerinin bulunduğu veya tüketici işleminin yapıldığı yerdeki tüketici hakem heyetine yapılabilir. Tüketici hakem heyetinin bulunmadığı yerlerde ise başvuruların nerelere yapılacağı ve bu başvuruların hangi tüketici hakem heyetince karara bağlanacağı yönetmelikle belirlenir. (m.68)

Tüketici davaları ise genel yetkili mahkemelerin yanı sıra, tüketicinin yerleşim yerinin bulunduğu yerdeki tüketici mahkemesinde de açılabilir. (m.73)

Genel yetkili mahkemeler ise davalı gerçek veya tüzel kişinin davanın açıldığı tarihteki yerleşim yeri mahkemesidir. (HMK m.6)

Bunun yanında davalıların birden fazla olması gibi durumlarda HMK da belirtilen yetki kurallarına bakılacaktır.

AYIP – EKSİK İŞ – EKSİK İFA ARASINDAKİ FARKLAR

“Ayıp; yasa ya da sözleşmede öngörülen unsurlardan birinin veya birkaçının eksikliği ya da olmaması gereken vasıfların bulunması halidir.

Eksik iş; sözleşme konusu işlerin yapılmamasıdır. Öteki deyişle, hiç yapılmayan iştir.

Eksik ifa ise, kanunlarımızda tanımı yapılmamakla birlikte, 4077 sayılı Kanun’un 4 maddesinde sayılan ayıp kavramı içerisinde mütalaa olunmaktadır. ( Ör; üç top kumaş yerine iki top kumaş yollanması hali..” (Yargıtay HGK E. 2012/13-751 K. 2013/265 T. 20.2.2013)

Ayıplı iş için mutlaka ihbar gerekirken eksik ifa da ihbara gerek kalmadan dava açılabilir.